İlah Arayışının Fıtrattaki Yeri

İlah Arayışının Fıtrattaki Yeri - www.inanankalpler.net

Fıtrat, insanda ilahını aramaya yönelten saf bir arzu, mücerret bir iştiyak ve halis bir niyet meydana getirir. Bu arayışta ona ilk güç fıtrat tarafından verilir. Bu noktadan sonra insan bir çok zorluklarla karşı karşıya kalır. Bu zorluklar karşısında, aklı, düşünebilme kabiliyeti, zeka yapısı ve seçme gücüne göre kendisine bir yol arayışına girer.

Tarihi süreçte ve bugün varolan değişik ve çok çeşitli inanç, kültür ve yaşama biçimleri, insanın yaptığı bu tercihlerin bir sonucudur. Fıtrat, bu tercihler sırasında her zaman etkisini gösterir. Ancak fıtratın, insan iradesini körü körüne kendisine tabi kılma gücü yoktur. Bilakis insan iradesi ile istediği şeyi elde etmeye yardımcı olur. Kısa görüş ve basit akıl sahiplerinin idrak edemeyeceği kadar hafif bir şekilde Allah’ın rızasına götüren yolu aydınlatır. Ancak tarihte insanın irade ve seçme kuvveti, doğru yolu bulmada başarısızlık üzerine başarısızlığa uğramış, nefsani istekler onu yanlış yollara sürükleyip derin uçurumlara yuvarlanmasına neden olmuştur. Bu konuda vereceğimiz bir örnek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır:

Fıtratın bir özelliği de insanda gıda ihtiyacını oluşturmak, böylece rızık konusuna bağlı olarak bu ihtiyaca insanı yöneltmeyi sağlamaktır. Ama ne yazık ki insanların çoğu fıtratın bu özelliğini yani “yaşamak için yemek” ilkesini anlayamamıştır. Fıtratın insanda oluşturduğu lezzet duygusunu gayeleştirerek “yemek için yaşamak” şeklinde baştan sona yanlışlara sürükleyen bir ilke geliştirmişler; böylelikle fıtratın asıl amacından uzaklaştıkları gibi varoluş gerçeklerinin de dışına çıkmışlardır.

Yine bunun gibi, fıtrat insanda havanın ve iklimin etkisinden dolayı giyinme ve barınak ihtiyacı oluşturur. Fakat nefsin arzuları insanı bu olunması gereken sınırda bırakmamış, fıtratın isteği olan bu durumu sevinip kibirlenmek, yeryüzünde gösterişli yürüyüp, büyüklük taslamak için bir vesile edinmiştir. Nefsi arzularına uyan insan, fıtratın belirlediği sınırı aşarak lüks evler ve gösterişli elbiseler edinmeyi, varoluşun gayesi gibi kabul etmiştir.

Aynı şeyi, insanda çeşitli eşyalara karşı istek meydana getiren fıtratın diğer unsurları için de söyleyebiliriz. Fakat insan bu isteklerin arkasındaki fıtratın asıl özelliğini anlayamamış veya çoğu zaman anlamasına rağmen gözardı etmiştir. Sonra da gayeleştirdiği istekleri gerçekleştirmek için fıtratın asıl gayesini aşarak yanlışlara götüren bir arayışa girmiştir. özellikle, sonra gelen nesiller ilk nesillerin yol, adap, kültür, adet, medeniyet vs. gibi birikimlerine mirasçı olarak bu yanlışları devam ettirmişlerdir. Bu birikimlerin sonraki nesillere uyguladığı yaptırıcı güç öyle bir noktaya geldi ki -kendi kendilerine fıtratı gerçek şekliyle anlamaları bir yana- seçim ve temyiz (doğruyu, yanlışı anlama düşüncesi) hakkını isteme hürriyetinden mahrum oldular. Öncekilerin hayat tarzları düşünme ve yaşama biçimleri, yeni neslin gözünde vazgeçilmez kanunlar haline dönüştü. Bu kanunlar onların anlayış ve iradelerini bağladı. Onları kör taklit hastalığına sürükledi, sonunda aslıyla ilgisiz yabancılaşmış yeni bir fıtrat(!) oluşturuldu.

Fakat asıl fıtrat ekiden olduğu gibi yeni dönemde de, insanı doğru yola götürecek işaretleri vermeye devam etmektedir. Ama, bazı insanların bu işaretleri anlamaları suni tabiatlarının baskısı sonucunda oldukça zorlaşmış hatta imkansızlaşmıştır. Fıtrat bu yol göstericiliğine sonuna kadar da devam edecektir. Salim akıl sahipleri için fıtratın işaretlerini anlamak hiçte zor değildir.

Diğer fıtri isteklerin durumunda olagelen şey aynen, insanın ilah aramasındaki isteğinde de meydana gelmiştir. İnsan, içinden gelen ibadet hissinin etkisiyle, kendisi için ilah aramaya başlayınca fıtrat da insana hassas bir şekilde hakiki ilah’ın vasıflarını işaret etmeye başlar. Yani “Senin ilahın, seni yaradandır. O senin üzerine Kadir ve Galip’tir. Seni ve parçası bulunduğun kainatın mensubu olan diğer varlıkları rızıklandırır.

Güzellik, Cemal, Yücelik sıfatları O’nundur.

İnsana olan nimetlerinden dolayı, hamda layık olan sadece O’dur. Güneş, ay ve diğer yıldızlar, gezegenler varlıklarını O’na borçludurlar. Ebedi aydınlatmasıyla, su ve topraktan oluşan canlılara ahenk ve güzelliği, tatlı zerafeti ve büyüleyici cemali kazandıran O’dur. O’nun Celali, üstünlüğü ve kuvveti dalgalar, depremler, dağın yüksekliği, bir hayvanın yırtıcılığı vs. de tecelli eder. O’nun bağışlayıcılığı, annenin kalbinde sevgi ve şefkat, ineğin karnında süt, kayanın ortasında tertemiz su vs. olarak çıkar” der.

İşte, idrak ve anlayışta değişik seviyelerde olan insanlara fıtratın verdiği latif işaretler bu ve bunun benzeri gibidir. Bu işaretlerin her biri etkin olduğu derecede insana yol göstermeye ve buldurmaya çalışır. Varlığının başlangıcında iken bu işaretleri almaya başlayan insan, işaretlerin haberdar ettiği tek ilaha ibadet etmek çizgisinde bulunuyordu. Fakat bu halin değişmesi, mantıki çıkarımlara dayalı düşünce ile -ki bu düşüncelerdeki mantıkilik kendisine göre olacaktır- tartışılmaz tek ilah inancını dahi tartışılır kıldı. Sonra, inanacakları ve inandıklarında huzur bulacakları mabud dışında yeni mabud arayışına girildi. Öncelikle soyut olan kavramlara yöneldiler. Sevgi, korku, şiddet, aşk vs. gibi kavramları temsil eden putlar yaparak bunlara boyun eğmeye, yaşantılarının putları adına düzenlemeye çalıştılar.

Bu inanç sonunda bu kavramlar ve onları temsil eden putların asıl ilah olduğu düşüncesi insanların kafasına kesin kes yerleşti. Böylece insanlar, düşünce ve anlayış ölçülerine göre yer ve gökte, kendilerinde yücelik, rablik, nimet, kudret, güzellik, cemal, kahr, celal ve yaratıcılık gördüklerini ileri sürerek o putlara boyun eğip, ibadet ettiler.

İnsanların her biri hakiki ilaha giden yolu kendi anlayışına göre bulduklarını zannedip bu sapık yolların mensubu oldular. Ancak şu bir gerçektir ki, temiz bir vicdan, hassas bir idrak ve salim bir akla sahip olanlar bütün dikkatleriyle fıtratın işaret ettiği yola ulaşmak için gayret gösterdiler. Yeryüzü ve gökyüzü ilahlarının (!) hiç birisiyle tatmin olmadılar. Araştırmalarına devam ederek öyle bir noktaya geldiler ki, kainattaki maddi-manevi, büyük-küçük bütün güçlerin bir başka varlığa bağlı olduğunu gördüler. Bu öyle bir varlık ki, insanların sapıklığının simgesi olan şeyler bile O’nun izniyle varlıklarını devam ettiriyorlar.

İşte o insanlar bu noktada “Benden başka hiç bir ilah yoktur, yalnızca bana itaat edin, ibadetleriniz bana olsun” diyen bir sesin varlığını hissettiler. Kime aitti bu ses? Bu ses, çileli araştırmalar sonucunda bulmayı umdukları gerçek ilah’ın sesiydi. Kendisine ulaşmak için çaba gösterenlerin yolunu kolaylaştırarak onlara doğru yolu bulmalarında imkanlar sağlanıyordu.

Kaynak : Mevdudi Tüm Eserler – İslami Kavramlar Bölümünden derlenmiştir….

İbadet Duygusunun Oluşum Nedeni

Kulluk Ve Kulluğun Mükafatı

İbadet Dinin Esasıdır…

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir