Vefa – Yaşanmış İbretlik Hikaye

Vefa - www.inanankalpler.net

Oğlunun nazarında bütün yaşamı boyunca, rüzgarlara direnmekten asla vazgeçmemiş ulu bir çınar gibiydi o… Ağacın gökyüzüne ulaşma sevdası, nasıl yıllarca karlara soğuklara direndikçe büyümüşse, babasının aşka da benzer çilelere göğüs gere gere ulvileşmişti.

Ahmet Efendi, artık bir hastahane odasında, dünya lisanıyla son kez “Allah” diyeceği, o harikulade vaktin hazırlığın-da… Başucundaki monitörden onun nabız sayısını takip eden oğlu, babasının bir geçmişini düşündü, bir de bugününü. Aradaki farka bakarak, bir kulun mutluluk derecesini ölçtü. Her anını dolu dolu yaşadığı hayatını, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar huzurla geçirmişti. Onun çevresine hala güzel mesajlar sunan yüzüne baktı. Bu mutlulukla izin verilirse, babasının ahirete kolayca adım atabileceğini hissetti…

Dile kolay… Doksan senelik bir ömür. Bunun en az seksen yılı, namazlarda cemaate iştirakle geçirilmiş pırıl pırıl bir yaşam. Artık babası öyle bir yaştaydı ki. Şimdi onun bütün dualarının kabul zamanıydı. Sabırla yoğrulmuş çilelerinin, meyve verme zamanı. Kendisini hep mesut ve bahtiyar etmiş inancının, arkadan gelen nesle aktarılma zamanı… Ve en önemlisi de, aşka doğru uzanan bir merdivenin son basamağına gayretle tırmanma zamanıydı. Ötelerdeki bütün yaratılmışlarla birlikte kaynaşıp, birleşmek için… Dünyada rehavete. gömülmeyi kendileri adına büyük şans gören insanlar, acaba böyle bir ihtiyarın yüzündeki emsalsiz huzuru keşfedebilirler mi?

Ahmet Efendi’de iyilik israfı var. Haddinden fazla cömert. Gençliğini kasabanın taş mektebinde hademelik yaparak geçirmişti. Okulda çocuklarıyla birlikte, aile boyu çalışırlardı. O süpürür, mini mini yavruları ardından ıslak bezlerle yerleri silerlerdi. Baba, yaptıkları işi kontrol eder. Bazen kuytu bir köşede saklanmış toz zerrecikleri için, taşları defalarca temizler dururdu. Sıraları oymak, çöp tenekelerini yıkamak, camları silmek, sobaları yakmak hep onun işi… Bütün bu işler yetmez, bir de beldedeki camilerin fahri hizmetkarlığını üstlenirdi. Onun sayesinde çiçekler kadar güzel kokardı camiler… Ve iki Hasan’ı vardı. İkisinin de gözleri ama. Bulur buluşturur, onların her öğününde önlerinden yiyeceklerini eksik etmezdi. Bu cömertliği, on yılı aşkın sürdü gitti böyle…

Tam on yedi yıl, taşmektebe emek vermiş bu insanı, bir gün işinden ayırdılar. Sebep gerçekten tuhaftı.

“- Sen devlet kapısından ekmek yiyorsun. Camiye hizmette bulunamaz cemaata iştirak edemesin.”

Aldırmadı… Emeklilik hakkının peşinde bile koşmadı. Tek endişesi… Camilerde günden güne eriyen saflardı.
Dağılmakta olan cemaati, Allah’ın evine davet için insanlara kah mektuplar gönderiyor, kah ayaklarına kadar gidip yalvanyordu. O gözleri görmeyen Hasan’lardan birini, hiç üşenmeden namaz saatlerinde, camiye götürüp getiriyordu. Ama o devirde yasak, böyle bir yaşam tarzı. Hakimiyeti ellerinde tutanların eline, gönderdiği mektuplardan bazısı geçiyor. Viraca mahallesinin camisinde, her namaz vakti değnekler iniyor tabanlarına…

Onuncu gün serbest bıraktıklarında, arabaya bindirmelerine izin vermeden evine yürüyerek dönüyor. Dimdik, gurur-lu ve vakur. Eşikten içeri girince yere yığılan Ahmet Efendi, ertesi gün yine düşüyor cemaatin peşine. Sonrasında evine yapılan baskınlar. Çuvallara doldurulup götürülen paha biçilmez kitaplar. Soruşturmalar, dipçikder, hapisler. Bitmez tükenmez eziyetler…

Esas olan acı çekmek değil. Hissetmekti. Kişiliğimize yaradılıştan bahşedilmiş özgürlük tutkumuzu ortaya çıkaran nice imani güzellikleri, nice yükselişleri hissetmek. …

Ahmet Efendi, dünyada hiç rahat içinde olmadı. Fakat saadetten de bir nebze uzaklaşmadı.  Gönlü isyanlarla oyalanmadı hiç. Herkes dünyalık ikbal peşinde, uçurtma uçurtmakla meşgulken, o gökyüzünün maviliklerine aklını taktı.

Her biri, ileride değişik dünya makamlarının sahibi olan oğulları nazarında, onun dudaklarından dökülen her söz, nadide bir inci… Hepsi de yüce gönüllü bir Allah dostunun evladı olma mes’uliyetinin idrakındaydılar. Ve bunun sorumluluğunu da omuzlarında taşıyorlardı.

Bir gün, mahalli bir gazetede çalışan uyanık bir muhabir, Ahmet Efendi’nin peşine düştü.

Sık sık yollardaki ya da çöplerdeki ekmek artıklarını, sırtındaki yamalı çuvalına doldurarak Hatuniye Camisi’nin avlusundaki güvercinlere götüren garip ihtiyarın, şehrin belediye başkanının babası olduğunu öğrenmişti. Boy boy fotoğraflar çekti. Son anda o resimlerin yayınlanmasını önleyen dostları, Ahmet Efendi’yi uyardılar.

“- Aman Hoca!!!.. Dikkatli ol da oğluna bir söz gelmesin!..”

O gülmekle yetinmişti. Ayaklar altına düşen bir kırıntıyı kurtarmanın kıymeti, onun gözünde dünyalık her şeyden daha kıymetliydi.

O, mutluluğun yolunun sadece kendini yaratanın emirlerine boyun eğmekten geçtiğini biliyordu. Kulluğun hiçliğinde kaybolmak… Bir kara delikten geçip, başka bir evrene süzülür gibi… O kayboluşu nisbetinde de yükselişe geçiyordu insan, Rabbinin katına doğru… Onu kendine, şah damarından yakın buluyor. En büyük dostunun yanında hissettiği, o sonsuz mutluluktan dolayı da dünyalık hiçbir sızıya ve acıya gönlü aldım etmez oluyordu artık.

Çocukluğundan beri Yasin’i Şerifi dilinden düşürmeyen biri için, onu son nefeste bir kez daha okumak ne kolay… Ahmet Efendi, dudakları kıpır kıpır. Oldukça sakin ama sararmış, halsiz çehresini kalpleri burkularak seyreden torunları, ellerinde Kur’an-ı Kerim’ler, onun okuduğu ayetleri takip ediyorlardı. Hep birlikte surenin sonuna kadar, Allah kelamını terennüm ettiler.

Ölüm değil, ayrılıktı oğlunu korkutan… Adam, babasının başucunda, onu dualarla uğurlamaya çalışan, gözü yaşlı kardeşlerine baktı. Sonra torunlanın hepsini dedelerinin yanına çağırarak, ahiretin bir kulun yüzüne yansıyan güzelliğini onlara göstermek istedi.

“- Bakın evlatlarım! Büyük babanız kendi gönül aleminde…. Ama artık hiçbirimizin ismini anmayan dudakları, hiç yorulmadan Rabbinin ismini zikrediyor. Vahiylerini hiç yanlışsız telaffuz ediyor. Demek ki, yaşam boyunca Yaradanını unutmayan bir kulu, son nefesinde Cenab-ı Hakk’da yalnız bırakmıyor..”

Torunları, ömrünün son aylarında kimi görse;

“Cumanız hayırlı olsun!” diyerek, ona sarılan dedelerinin sevimli yüzünü son kez görebilmek için yanına yaklaştılar.

Melekle buluştuğu anda bile, gözleri ışık saçmaya devam eden ihtiyarın cansız bedenine tek tek sarılıp, ona;

“- Senin cuman da hayırlı olsun büyükbaba.” diye fısıldadılar. Hüzünle saadet birbirine kenetlendi.

Hira’dakiler Kitabından… 

Diğer hikayelerim…

Bekçi

Bir Masal Gibi

Yaşanmış Hayat Hikayeleri – Hizmet

İbret Alınacak Bir Veda Dersi

Ülfet

Bir Hürmet Dersi

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir