Bazıları Rablerini Unutmazlar



Bazıları Rablerini Unutmazlar

Yağmur… Sonsuz gözyaşı damlalarının sicimler halinde yeryüzüne inerek, ölü toprağa hayat verişi.

Öyle de, insanoğlu Rabbinin kendisine bahşettiği her lutfa takındığı tavır gibi, onun kıymetini de yokluğunda farkediyordu ancak.

Yağmur duasına çıkanlardan biri, olan Hanife hanıma göre, her şey İlahi imtihanın bir parçasıydı. Her yoklukta gönüllerin Allah’a yaklaşması için kullara verilen bir fırsat!..
Nazarını, ellerini acz* içinde hasretle gökyüzüne uzatan yüzlerce ele çevirdi. Günlerdir bu avuçlar, bir damla suyun hasretiyle hiç yumulmamıştı. Ama faydasız. Aylardır, köylerinin üstüne bir damla su düşmemişti.

Duadan sonra, her seferinde yapıldığı gibi kazanlarla pişirilen yemekler, aşureler halka ikram edildi. Bu yaylaya çıkıldığı zamanlarda, bir birlik hissediliyordu insanlar arasında.
Ah! Her zaman böyle Rablerine birlik ve coşkunluk içinde kul olabilseler. Ne gezer? Buradaki ruh hali, herkes yayladan inince kayboluveriyordu. Yine kötülükler, dedikodular, münafıklıklar. Bunları yapmayanlar da, yapanlara göz yumarak aynı suça ortak oluyorlardı. Kısacası, insanlar Allah’ı unutmuştu. Başları sıkışmadan da O’nu hatırlamıyorlardı.

Ne acıydı. Binlercesinin içinde duası kabul olabilecek bir tek kişi olmasın. Hani neredeydi, rahmetli dedesinin, bıkmadan usanmadan anlattığı; daha duaları bitmeden, yüzü suyu hürmetlerine şakır şakır yağmurun indiği o eski müslümanlar. Allah’ın sınırladığı o mukaddes emirlerin ötesine kuş uçurtmayan, hikmet sahibi insanlar? Neredeydi?

Az sonra, Aşure kazanlarının yıkanmasına dalgın dalgın yardım ederken, aklına çoktandır ziyaretine gitmediği bir ihtiyar geldi. Onu tanıyanların Güher Ana diye hitap ettiği nur parçası bir nine. Vaktiyle Arapça ezanın bile yasak olduğu o yıllarda, mahalle çocuklarına Kur’an öğretmekten vazgeçmediği için günlerce hapsedilmeyi göze alacak kadar da cesur olduğu biliyordu.
Hemen ayağa kalktı. Eğer anne hasta falan değilse, kafasındaki binbir soruya onun yardımıyla cevap bulmaya uğraşacaktı.

Hanife hanımı, kapıda kendisi de oldukça yaşlı sayılan Güher Ana’nın gelini karşıladı. Ana ise artık oturduğu yerden kalkamıyordu. Artan rahatsızlığı yüzünden bacakları ve elleri büklüm büklüm. Misafir, onu böyle görünce daha erken ziyaretine gelemediğinden utanç duydu. Aşırı yaşlılığına, bütün yüz çizgilerinin belirginliğine rağmen Ana’ya dikkatlice bakınca, yüzündeki pırıltılı zerrecikleri hayranlıkla fark etti.
Bir süre konuştular, hasret giderdiler. Hanife Hanım, sıkıntısından bahsettikten sonra;
“- Evet, bizim tarlalarımız da suya muhtaç” dedi. “Fakat şükür, bizler varlıklı insanlara. Ekinden sağlayamadığımız geliri, Allah nasip ederse diğer yönlerden telafi edebiliriz. Ama ya fakir, fukara? Onları bu susuzluk yaktı, kavurdu anam.”
Bütün kocamışlığına rağmen asla dili sürçmeden, tatlı bir lisanla, Hanife Hanıma elindeki tespihi gösterdi ana.

“- Mademki yaylada namazını kıldın, gel burada tespihini çekelim beraber. Ama öyle vazife hissiyle bitirivermek için değil. Tane tane. Seve seve. Kalbini vere vere.”

Önce fevkalade anlaşılır bir lisanla -Rızk Ayetini- okudu Güher Ana. Sonra candan, özden bir haykırışla “Sübhanallah” diyerek tespihi çevirmeye başladı.
“Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber”

Mübarek kadın, her bir kutsal kelimeyi otuzüçer defa tekrarlarken, Hanife Hanım onun halinden bütün kainatı kalbine sığdırmak istediği hissine kapılıyordu. Bu sefer kendi içindeki iman güneşi de yavaş yavaş benliğini sardı. En son gönüllerinin derinliğinden gelen bir haykırışla “Allahuekber” diyerek tesbihi tamamladılar.

“- Alemlerin piri, bu güzel kelâmları candan okuyana hüsrandan uzaklık sözü vermiştir evladım. Sen de Rabbini, onlarla zikrettin. Şimdi tekrar kıblene dön. O dualarını hasretle arzuladığın hakiki evliyaların vasfından nasip iste. Sevdiği kullarının cümlesi hürmetine de Rabbine niyazını sun. Hacetini bildir.”

Ne nezih bir yol gösterişti bu. Hanife Hanım, varlığının her noktasıyla Yaratan’dan istedi. Artık gökyüzüne inat, gözlerinden sicim gibi yaşlar yanaklarına yuvarlanıyordu.

Akşam olmak üzereydi. Çocuklarını merakta koymamak için Güher Ananın yanından aceleyle ayrılan kadın, henüz evine girmemişti ki, bir yağmur tanesi yaladı yüzünü. Derin uykudan uyanmış gibi irkildi. Bir şey düşünemez halde kapının önünde kaskatı kesilirken, akşamın ilk ezanlarıyla birlikte şimşekler ardı ardına duyulmaya, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı.

Kadıncağız müthiş bir ruh hâlesiyle henüz ıslanmış çimenlere şaşkın, diz çöktü. Onu böyle gören biri, ömründe ilk defa yağmur yağışına şahit olduğunu zannedebilirdi.

Şimşek bir daha, bir daha parladı. Rahmetin sevinciyle sokaklara fırlayan halkı, hatta kendisine seslenen ailesini bile duymadı. Gökyüzünde, tıpkı kıyametin öncü habercisi gibi kopan gürültülere rağmen, içinde ne bir hayret, ne bir korku vardı!

Yağan yağmur, şimşeklerin sesi ve kalbinin değişmez ritmi, ağızdan çıkan şu sözlere eşlik ediyorlardı birlikte…
“- Sübhanallah, ne büyüksün, ne muhteşemsin Yarab. Sen Ekbersin, en Ekbersin Elhamdülillah.”

* Acz: gücü yetmemek, becerememek

Diğer Hikayelerimden Seçtiklerim…

Gaye Değişti Mi
İbret Alınacak Bir Veda Dersi
Her Akşam Yatmaya Korkmuyor Musunuz

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir