MEKKE’NİN FETHİ:Fetih Seferinin Tarihi ve Mevkii

MEKKE’NİN FETHİ:Fetih Seferinin Tarihi ve Mevkii
  • Mekke’nin fethi seferi, Hicretin 8. yılında Ramazan ayında vuku bulmuştur.[1]
  • Mekke; Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde olup, Batlamyus’a göre, Mağrib tarafından 78 derece tul, 23 veya 21 derece arz dairesinde, Seratan Burcunun alt noktasında ve ikinci iklimde bulunmaktadır.[2]
  • Mekke; her taraftan yükselen dağlarla çevrili bir vadide kurulmuştur.
  • Mekke’nin akarsuları yoktur, suyu gökten gelir.
  • Kuyu suları içinde devamlı olarak içilen Zemzem’den daha tatlısı yoktur.
  • Mekke’de, çöl ağaçlarıyla tektük hurma ağacından başka, meyve ağaçlarına da pek rastlanmaz.
  • Fakat, Mekke Hareminin sınırının dışına çıkılınca, birçok akarsuları, bahçe, bostan ve ekinlikleri bulu­nan vadilerle karşılaşılır.[3]

İbrahim Aleyhisselam, zevcesi Hz. Hacer’le süt emen oğlu İsmail Aleyhisselamı Şam’dan alıp Mekke şehrinin bulunduğu vadiye getirdi.

Onları bugün Mescid-i Haram’ın bulunduğu yerde, Zemzem kuyusunun yukarısındaki büyükçe bir ağacın yanına bıraktı.

O tarihte Mekke’de ne bir kimse, ne de içecek su vardı.

İbrahim Aleyhisselam, Yüce Allah’ın emriyle getirdiği Mekke‘nin bu ilk sakinlerine, bir kırba su ile bir dağarcık hurma bıraktı.

Kendisi, dönüp Şam’a gitti.

Gideceği sırada, ellerini kaldırarak:

“Ey Rabbim! Zürriyetimden bir kısmını, ekin bitmez bir vadide, Senin dokunulmaz Beyt’inin yanın­da yerleştirdim.

İnsanlardan bir kısmını, namaz kılmak için, zürriyetimin bulunduğu bu yere meylettir, heveslendir!

Onları her çeşit meyvelerden nzıklandır! Umulur ki, Sana şükrederler”[4] diyerek dua etti.

Onlara Yüce Allah tarafından gönderilen melek (Cebrail Aleyhisselam), Zemzem kuyusunun suyunu meydana çıkardı.

Bu ana oğul orada yaşayıp dururlarken, günün birinde, yurt edinmeye çıkan Cürhümilerden bir cemaat, Kedâ yolu ile gelip Mekke’nin alt tarafına kondular.

Onlar, oraya bir kuşun gelip gittiğini görünce:

“Herhalde, şu kuş, su başında dönüp dolaşıyordun Halbuki, biz bu vadide su bulunmadığını biliy­orduk” dediler.

Durumu öğrenmek üzere, ayağına çevik bir-iki kişi gönderdiler.

Bunlar dönüp suyun bulunduğunu topluluklarına haber verdiler.

Bunun üzerine, Cürhümîler, Hz. Hacer’i Zemzem’in başında görünce:

“Bizim de gelip şuraya, senin çevrene konmamıza izin verir misin?” diye sordular.

Hz. Hacer:

“Evet! Konabilir ve bir hak iddia etmemek şartıyla bu sudan da yararlanabilirsiniz!” dedi.

Cürhümîler bu şartla oraya kondular.

Hz. Hacer de, böylece, ıssızlıktan kurtulmuş oldu.

Cürhümilerin geride kalan cemaatleri de geldiler, Mekke şehir haline gelmeye başladı.

İsmail Aleyhisselam, büyüyüp yiğitlik çağına basınca, Cürhümilerden bir kızla evlendi.

Daha sonra, İbrahim Aleyhisselam Şam’dan geldi. Oğlu ile birlikte, Kabe’yi eski temeli üzerine yeniden çattı. Yüce Allah’ın emriyle, insanlan hacca çağırdı.[5]

Cürhümîler, Yemen Kahtanlarından idiler.

Bunlar, Amalika’dan Katura oğullarıyla birlikte Hicaz’a gelmişler, onları hakimiyetleri altına almışlardı.[6]

Cürhümiler, o zaman, Mekke’ye yakın bir vadide,[7] Amalika’dan olan bir kısım halk da, yine Mekke çevresinde oturmakta idiler,

O zaman, Mekke; selem ve semüre denilen dikenli ağaçların, çalıların bittiği bir yerdi.

Beytullah’ın yeri ise, kırmızı kesekli, tepemsi bir yer halinde idi.[8]

Fethin tek sebebi, Hudeybiye muahede ve musalahasının Kureyş müşriklerince ihlal edilişi, bozu­luşu idi.

Hicretin 6. yılında Hudeybiye’de Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında yapılmış olan muahedenin 8 ve 9. maddelerine göre; Peygamberimiz Aleyhisselamın da, Kureyş müşrik­lerinin de akd ve ahdlerine girmek isteyenler, serbest bırakılmışlardı.[9]

Muahede ve musâlahayı yazdırma işi bittiği sırada:[10]

“Resûlullah Aleyhisselamın akd ve ahdine girmek isteyen, girsin!”[11] denilince:

Peygamberimiz Aleyhisselam:

“Bu yoldaki taahhüt ve şartlarım, yanıma katılacak olan kişiler hakkında da caridir!” buyurmuştu.[12]

Bunun üzerine, Huzâalar, Ka’b oğulları sıçraşmıslar:

“Biz, Muhammed’in akdine ve ahdine girdik![13] Yâ Rasûlallah! Biz senin yanındayız![14]

Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!” demişlerdi.[15]

Kureyş müşrikleri de:

“Bizim bu yoldaki taahhüt ve şartlarımız, yanımıza katılacak olan kişiler için de caridir, geçerlidir!” demişlerdi.[16]

Bunun üzerine, Bekr oğulları sıçrayıp:

“Biz de, Kureyşîlerin akdine ve ahdine girdik![17] Bizim bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!” demişler;[18] böylece, Bekr oğulları Kureyş müşriklerinin, Huzâalar da Peygamberimiz Aleyhisselamın akd ve ahdine girmişlerdi.[19]

Huzâalar; Peygamberimiz Aleyhisselamın dedesi Abdulmuttalib b. Hâşim’in antlaşmalısı, müttefiki idiler.

Abdulmuttalib b. Hâşim’in bu hususta yazdığı yazı, Huzâaların elinde bulunuyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, onu, Hudeybiye günü Übeyyb. Ka’b’a okutturmuş.[20]

Abdulmuttalib’in Mekke’deki biricik yardımcısı, savunucusu ve işlerinin görüp gözeticisi olan amcası Muttalib b. Abdi Menaf ölünce, öteki amcası Nevfel b. Abdi Menaf, Abdulmuttalib’in dağ eteklerindeki mülklerini gaspetmiş, Abdulmuttalib bundan dolayı çok bunalmıştı.[21]

Abdulmuttalib, Kureyş kavminin ileri gelenlerine gidip, amcasının gasbına karşı kendisine yardım etmelerini istemişse de,[22] onlar:

“Biz seninle amcanın arasına girici değiliz! (Bu, sizin iç işiniz!)” demişlerdi.[23]

Bunun üzerine, Abdulmuttalib, Medine’deki Hazrecîlerden, dayılan olan Neccar oğullarına yazdığı bir manzume ile durumu anlatmıştı. Ebu Es’ad en-Neccârî, hemen, 80 süvari ile birlikte yola çıkıp Ebtah’a geldi.

Abdulmuttalib, onun yanına vardı ve:

“Ey dayı! Evime in!” dedi.

Ebu Es’ad:

“Nevfel ile hesaplaşmadıkça, olmaz!” dedi.[24]

Kabe’nin yakınında, develerini ıhdırdılar.[25]

Kalkanlarını astılar, sırmalı elbiselerini tersine çevirdiler.[26]

Nevfel b. Abdi Menaf, o sırada, Hicr’de Kureyşlilerin yaşlılarıyla birlikte oturuyordu.[27]

Onları görünce:

“Herhalde bunlar bir kötülük için gelmişlerdir!” dedi .[28]

Ebu Es’ad gidip onun başucuna dikildi, kılıcını sıyırdı[29] ve:

“Şu Beyt’in Rabbine andolsun ki; ya Abdulmuttalib’e dağ eteklerindeki mülkünü geri vereceksin, ya da seni kılıçtan geçireceğim!” dedi.[30]

Nevfel korktu[31] ve:

“Şu Beyt’in Rabbine andolsun ki; Abdulmuttalib’e, dağ eteklerindeki mülkünü geri verdim!” dedi. Orada bulunanları da buna şahit tuttu.[32] Yapmış olduğu işten dolayı da özür diledi. Abdulmuttalib’e karşı iyi davranmaya başladı.[33]

Bunun üzerine, Ebu Es’ad, Abdulmuttalib’e:

“Haydi, kızkardeşimin oğlu! Evine gidelim!” dedi.

Abdulmuttalib’in evinde üç gün oturdu ve umre yaptı .[34]

Huzâalar, Hazrec oğullarının Medine’den gelip Abdulmuttalib’e yardım ettiklerini görünce:

“Vallahi, şu vadide ondan daha güzel, daha nazik, uslu ve yumuşak huylu olan; insanları bozup helak eden kötülüklerin her çeşidinden ondan daha uzak duran bir kimse görmedik.

Hazrecîlerden olan dayıları ona yardım ettiler.

O, onların oğlu olduğu gibi, bizim de oğlumuz bulunuyor. Çünkü, onun dedesi Abdi Menaf, Huzâaların ulu kişisi Huleyl b. Hubşiyye’nin kızı Hubban’ın oğludur.

Keşke ona biz yardım etmiş, kendisiyle ittifak yapmış olsaydık da, biz ondan yararlansaydık, o da bizden yaralansaydı!” dediler.

Huzâaların ileri gelenleri, Abdulmuttalib’in yanına vardılar ve:

“Ey Ebu Haris! Sen, Neccar oğulları cemaatinin oğlu olduğun gibi, bizim de oğlumuzsun![35]

Bizler, bu yerde komşularız.[36]

Kureyşîlere karşı kalblerde olan hınç ve kinleri, geçen günler öldürmüş, yok etmiş bulunuyor.[37]

Gel, seninle ittifak ve antlaşma yapalım” dediler.[38]

Bu teklif Abdulmuttalib’in hoşuna gitti.[39] Huzâaların davetini hemen kabul etti.[40]

Yarın: Abdulmuttalib’le Huzâalar Arasında İttifak Antlaşması Yapılışı

KAYNAK:İSLAM TARİHİ’nden alıntılanmıştır: Yazar: ASIM KÖKSAL

Mekke’nin Fethi eserinde edinilen kaynaklar:

[1] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 6, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 373, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 134, 138, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 3, s. 87, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 353, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 58, Taberî, Târîh, c. 125, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 5, s. 24, İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 235, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 242, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c. 2, s. 163,Zehebî, Megâzî, s. 449, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 4, s. 286, Kastalânf, Mevâhibü’l-ledünniye, c. 1, s. 194, Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 2, s. 79, Halebî, İnşân u’l-uyûn, c. 3, s. 3, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 296.

[2] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 181.

[3] Yâkût, Mu’cemu’l-büldân, c. 5, s. 187.

[4] İbrahim: 27.

[5] Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 105,111, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 113,117, Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 1 , s. 54, 59.

[6] Kalkaşandf, Nihâyetü’l-ereb, s. 211.

[7] Bedrüddin Aynf, Umdetu’l-kârf, c. 15. s. 1257.

[8] Ezhakf, Ahbâru Mekke, c. 1 , s. 54.

[9] İbn İshak, İbn Hişam ,Sîre,c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 611, İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 350.

[10] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1 s. 350.

[11] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 32, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.

[12] E bu Yusuf, Kitâbu’l -ha rac, s. 210.

[13] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1,s.35O.

[14] E bu Yusuf, Kitâbu’l -ha rac, s. 210.

[15] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 612.

[16] E bu Yusuf, Kitâbu’l -ha rac, s. 210.

[17] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 61 2, Belâzurî, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.

[18] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 612.

[19] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 32.

[20] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 781,782.

[21] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 69, Taberî, c. 2, s. 177, 179.

[22] Taberî, Târîh, c.2, s. 1 77,178, Halebî, İnsânu’l -uyun, c. 3, s. 3.

[23] Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 69, 70, Taberî, Târih, c. 2, s. 178,179.

[24] Taberî, Tânh, c.2, s. 1 78.

[25] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 70, Taberî, Târîh, c. 2, s. 179.

[26] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 70.

[27] Taberî, Târîh, c. 2, s. 1 78.

[28] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 70.

[29] Taberî, Târîh, c. 2, s. 1 78.

[30] Taberî, Târîh, c. 2, s. 1 78.

[31] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 70, Taberî, c. 2, s. 179.

[32] Taberî, Târîh, c.2, s. 178,179.

[33] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 70.

[34] Taberî, Tânh, c.2, s. 1 78.

[35] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 71.

[36] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 85, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 71.

[37] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 71.

[38] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1 , s. 85, Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 71.

[39] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 71.

[40] İbn Sa’d. Tabakât. c. 1. s. 85. Belâzurî. Ensâb. c. 1. s. 71.

  1. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/297-302.

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir