Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri







Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri

Modern Çağda İslam’i Meseleler-Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri -2

Modern Batı Medeniyetinin doğuşuyla birlikte, insanlığın başına musallat olan bela ve sapıklıkların birtakım kaynakları vardır. Bu büyük bela kaynaklarının başında, Hegel’in ortaya koymuş olduğu tarih felsefesi gelir. Bilahare Karl Marks, meşhur Tarihi Maddeciliğini bu felsefenin ön prensipleri üzerine kurmuştur.

Hegel’in taraf felsefesinin özeti şudur:





İnsanlık medeniyetinde meydana gelen tüm gelişme ve ilerlemeler, zıtların ortya çıkıp biribirileriyle çatışmaları ve neticede yekdiğeriyle imtizaç edip bütünleşmeleri sonunda doğar. Bütün tarih dönemleri, haddi zatında bir bütün, şayaşan bir varlıktır. Siyasi, iktisadi, medeni, ahlaki, ilmi, akli ve dini bütün beşeri nazariyeler, bu tarih dönemi içerisinde muayyen bir seviyede bulunurlar ve bunlar arasında tenasüp, uygun ve sağlam bir birlik vardır. Öylek ki, bütün bunlar, bu yaşayan bünyenin sanki muhtelif uzuvları veya içlerinde bu tarih devrinin ruh gibi dolaştığı zamansal bir bütündür.

Bu tarih sürecini yönlendiren beşeri prensip, nazariye ve düşünceler, insanlık medeniyetinin takat ve gücünü zirve noktaya ulaştırdıkları zaman, bu aynı sürecin kucağından, zirveye ulaşmış bulunan bu medeniyete karşı, bir müddettir emeklemekte olan ve nihayet gelişi; olgunlaşan düşman bir medeniyet terkibi zuhur eder. Yani, ortaya çıkan bu yeni fikir, eğilim, nazariye ve prensipler topluluğu, kendi kendini zevale sürükleyen bu devrin (sürecin) tabii iktizasından doğar ve mecut eski görüşlerle çatışmağa başlar.

Eski ile yeni arasındaki bu amansız çatışma, bir müddet devam eder… Neticede, bu ikisi arasında, bazı görüşleri kabul ve bazılarını reddeden bir imtizac meydana gelir ve böylelikle varlık alanına, eski ve yeni unsurların karışımı yeni ve çağdaş bir medeniyet çıkar. Böylece, dünyaya yeni bir tarih dönemi hakim olur.

Sonra, bu yeni dönemin ruhu ilerleye ilerleye zirveye ulaşınca, tarihe karışmış bulunan önceki eski dönem gibi, bunun kucağından da, kendisine karşı yeni bir düşman çıkar ve bu ikisi arasında inanç çatışması alevlenir. Bu çatışma sonunda, bundan önce olduğu gibi, yeniden ve eskiden bazı unsurlar bir araya gelerek ve bazıları atılıp tasfiye görerek, bazıları da alınıp kabul edilerek yeni bir medeniyet çığırı doğar.

Kademe kademe meydana gelen bu gelişmeye Hegel Diyalektik Gelişim (cedeli ameliye) adını verir. O’na göre, tarih sahnesinde, mantıki mücadeleler, zincirleme bir şekilde sürer gider. Bunun gereği olarak, önce tez meydana gelir; sonra bunun karşısına antitez çıkar. Tez-antitez mücadelesi uzayınca, Akl-ı Külli (yahut alemşümul Ruh) bunların arasını sulheder; yani, birinden bazı şeyler, diğerinden de bazı şeyler alarak bunlardan ortaya bir sentez çıkarır. Bu medeniyet sentezi, biraz gelişip ilerleyince tez’e dönüşür ve karşısına antitez çıkar. Aralarında bir müddet çatışma devam ettikten sora, varlık sahnesine yeni bir sentez çıkar. Ve bu, böylece devam eder gider…

Hegel nazariyesine göre diyalektik gelişim, külli ve ictimai bir ameliyedir. Diğer bir deyişle, bütün üniteleri ve dallarıyla insanlık medeniyyeti, her tarih çağında, diri bir vucut veya yekvucut bir varlık mesabesindedir. Kişiler ve kişilerin meydana getirdikleri gruplar da, bu vücudun aza ve parçaları mesabesindedir. Bu sebepten, herhangi bir fert veya grubun, bulundukları çağdaki toplumun medeni karekter ve umumi ruhundan kurtulmaları ve ayrı kalmaları mümkün değildir. Binaenaleyh, ne kadar büyük olursa olsun ve ne kadar üstün ve parlak şahsiyete sahip bulunursa bulunsun, bir kimse, bu şümullü çatışmada, ancak, satranç tahtasındaki piyonlardan biri mesabesindedir. İnsanlık tarihinin kabaran nehrinden taşan suları ve baskınları esnasında, mücerred fikir azametle ayağa kalkar ve hükümdar haşmetiyle hiçbir engel tanımadan beşer hayatının cerayan ettiği sahnede yürür. Evvela tez’i sonra da antitez’i takdim eder. Sonra da, sentez yoluyla aralarında sulh yapar. Külli Akl’ın veya Cihanşümul Ruh’un enteresan hallerinden biri şudur ki, O, insanlara, hayat sahnesinde önemli roller, yani, yönetici ve kahramanların rollerini oynadıklarını ilham eder; onları kaldırır ve kışkırtır. Hakikatte ise Külli Akıl kendi zatını tamamlamak için onları piyon olarak kullanır.

Karl Marks ise, diyalektik gelişme nazariyesini Hegel’in bu felsefesinden çıkarmıştır. Şu kadar var ki, Hegel nazariyesinin özü olan ruh veya fikir tasavvrunu Marks, diyalektik gelişmesine almamıştır. Dolayısıyla, tarihi gelişmenin sebebi olarak, sadece maddi ve iktisadi faktörleri göstermiş ve şöyle demiştir:

“İnsan hayatında yegane önemi haiz olan şey, iktisat (Ekonomi)’tır. Tarihin her döneminde, insanlık medeniyetinin hakiki çehresini belirleyen ve şekillendiren ekonomidir. Kanunlar, ahlak, din felsefe, ilmi ve teknik, hülasa diğer insani düşünce ideolojilerinin hepsi, o dönemde sosyal hayatta hakim bulunan iktisadi sistem’in etkisiyle veyahut da bu ekonomik düzeni tutturmak ve devam ettirmek maksadıyla oluşurlar.”

Marks’a göre tarih süreci içerisinde meydana gelen bu diyalektik gelişme şu şekilde olur:

“Toplumda herhangi bir sınıf, üretim yollarını tekeline alınca, diğer sınıflar, ihtiyaç içinde kıvranmağa başlar. Bu hal, birtakım krizler doğurur. Sonunda fakir halk tabakaları, yeni bir ekonomik üretim düzeni ve kendi yararlarına daha uygun bin mülkiyet nizamı gerçekleştirmek için harekete geçerler. Bu, diğer bir ifadeyle, mevcut eski sisteme (Tez’e) karşı çıkan bir antitez, yahut da, mevcut sistemin kucağında doğup büyüyen bir düşmandır. İşte o vakit, ikisi arasında (tez-antitez) çatışma başlar. O anda hakim bulunan kanunlar, din, ahlak ve düşünceler, bu çatışmada, toplumdaki mevcut eski düzeni korumak için mücadele verirlerken, mevcut ekonomik düzeni değiştirmek için doğmuş ve birikmiş olan yeni kuvvetler de, eski sistemin kanuni, dini ve sosyal bütün değerlerinini yere çalmak için mücadele verirler ve o arzu ettikleri yeni iktisadi düzene uygun bir sistemi, eskinin yerine kaim kılarlar. Bu sınıfsal çatışma, bir müddet kıyasıya devam eder. Nihayet toplumda hakim bulunan ekonomik sistem ortadan kalkar. Onun ortadan kalkmasıyla, onunla birlikte, mevcut kanuni, dini, ahlaki ve felsefi tüm eski değerler de, ister istemez yerlerini yeni tasavvur ve değerlere bırakırlar.”

Marks’ın tarihe getirdiği maddeci yorum işte budur. O’nun bu yorumu, tarihi maddecilik veya diyalektik materyalizim diye meşhurdur. Marks’a göre, geçim vasıtalarını hazırlama ve bunları yaygınlaştırma meselesi, insanlık medeniyetinin tedrici gelişmesinin ve insanlık tarihinde meydana gelen değişme ve inkılapların temel mihveridir. Marks’ın nazarında, insanlığın hayat değirmeni işte bu mihver etrafında dönmektedir. Ve bu mihverdeki muharrik güç, sınıf çatışmasından doğan kuvvettir. Din, ahlak ve beşer medeniyeti için, değişmezlik ve bizatihi doğruluk, gerçeklik gibi mutlak sıfat ve özellikler söz konusu değildir. Aksine, insan, öncelikle kendi yararları ve iktisadi çıkarları doğrultusunda hareket eder. Bunun hemen ardından da, tabi olduğu bu yolu genişletmek, sağlamlaştırmak, bu yolu başarıyla sürdürmek ve onun doğruluğunu diğer insanlara isbat etmek için yeni bir din, yeni bir hayat felsefesi, bir düşünce sistemi ve nazariye yaratır.

Toplumda, kendi ekonomik yararlarına uygun başka bir yol bulmuş olan bir sınıfın, önceki iktisadi düzeni ve bu düzenin temelleri olan dini, ahlakı, kanuni ve medeni tüm tasavvur ve değerleri bırakıp, bunların yerine kendi ekonomik çıkarlarına uygun yeni inanç ve prensipler icad etmesi, hem akla hem yaratılışa uygun bir keyfiyettir. Marks, daha da ileri giderek şöyle der:Şahsi ve maddi çıkarlar mücadele vermek yaratılışın bizatihi gereğidir ve insanlığın tarihi gelişiminin tek yolu, muhtelif insan sınıflarının maddi ve şahsi çıkarları için biribirleriyle çatışıp boğuşmalarıdır. Çünkü, bugüne dek, insan, yekdiğerleriyle çatışmaksızın hiç bir tarih merhalesi katetmiş değildir. Bugün dahi, tarih merhalelerini aynı mücadele ve boğuşmayla katetmek mecburiyetindedir. Fertleri biraraya getirecek ve onları birleştirecek bir esas nokta varsa o da, onların sırf iktisadi çıkarlar uğruna birleşmeleridir. İşte böyle bir esas etrafında birleşenlerin, özel bir sınıf oluşturarak, kendilerine muhalif diğer bütün sınıflarla savaşmaları şarttır.

 

Burada, Hegel ve Marks nazariyelerini enine boyuna tenkit edecek değiliz. Burada bizim belirtmek istediğimiz şudur:Bu nazariyeler, çağımızda ilim adamlarının din, ahlak, medeniyet ve sosyal hadiselere bakış açılarını temelden çarpıtmış ve yanıltmıştır. Şöyle ki, Hegel felsefesine tutulmuş olanların kafalarına şu iki husus iyice yerleşmiştir:

1- Herhangi bir tarih çağında tüm unsurlarıyla medeniyet bir bütündür ve bir ayniyet arzeder. Herhangi bir asırda mevcut bulunan ahlak, kanunlar, din, ilim, felsefe, sanat ve devletler arası ilişkilerin tümü, aslında, o dönemin ictimai tabiat yahut evrensel ruh’unun değişik görüntüleridir.

2- Herhangi bir medeniyet, olgunlaştığı, boyutları iyice belirdiği ve kemalin zirvesine ulaştığı vakit, bu medeniyetin içinden, yeni görüş, düşünce, nazariye ve tasavvurlardan ibaret yeni bir sistem doğar ve varlık alanına çıkarak eski fikir ve nazariyelerle mücadeleye koyulur. Bu mücadele, eski medeniyetin faydalı ve işe yarayan unsurlarıyla, işe yaramayanlarının yerine, yararlı olan yeni görüş ve nazariyeleri içinde bulunduran yeni bir medeniyetin hayat sahnesine çıkmasına kadar devam eder.

Bu şu demek olur ki, zihnine bu iki nokta yerleşen kimsenin, üzerinden birkaç asır geçmiş bulunan, yani, kökü birkaç asır öteye uzanan bir doktrin veya akideye inanması, yahut da inandıysa bu imanını devam ettirmesi mümkün değildir. Buna göre, böyle birine mesela İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.ı.v.) hazeratını anlatacak, onların talimatından bahsedecek olsanız, size o kimse kat’i olarak şu karşılığı verecektir.

“Onlardan her biri, kendi zamanlarının insanlarıydılar ve yaşadıkları devirlerde hakim bulunan medeniyet tez’lerine karşı antitez’lerle çıkmışlardı. Ki, aslında onların antitezle karşı çıktıkları o medeniyetler de, daha önceki medeniyetlerle mücadele vererek ve o medeniyetlerden bazı şeyleri alıp, bazı şeyleri atarak meydana gelmiş olan sentezler’di. Bu peygamberlerden sonra da insanlık medeniyeti birçok merhaleler katetmeğe devam etmiş, nihayet içinde yaşadığımız zamana ulaşmıştır. Biz bu şahsiyetlere, medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesine olan üstün katkı ve hizmetlerinden ötürü takdir ve hürmetlerimizi takdim eder ve onları ulularız. Lakin, bu demek değildir ki, biz geriye döneceğiz ve günümüz medeniyet tezine karşı, çağlar öncesi eskimiş bir antitezle karşı çıkacağız!Bu doğru olmaz.”

Bu iki fikri, Hegelciler gibi Marksistler de kabul ederler. Şu kadar var ki, Marksistler, Hegelcilerden ayrı olarak, bir üçüncü fikre daha saplanmışlardır ki, o da şudur:

3- Tarihin harhangi belli bir döneminde mevcut bulunan görüşler, dini, ahlaki ve kanuni tasavvurlar, ancak o asırda hakim bulunan iktisadi düzen’den doğarlar. Ve bütün bu tasavvur; prensip ve kanunlar, ancak o devrede egemen bulunan iktisadi sistemi korumak için ortaya konurlar.

Binaenaleyh, Marksistlerin bu düşüncelerinin mantıki sonucuna göre, üretim şekilleri ve geçim kaynakları değiştikçe, bütünüyle din, ahlak ve kanunlar da değişir. Çünkü bu düşünce ve değerler, eski ekonomik düzene ayak uyduracak biçimdeydi; bu sebeple yeni sistemin ruhuyla uyuşamazlar.

Şimdi soralım: Marksizme inanan bir kimse, aynı anda, kökü asırlar öncesine uzanan dini veya şer’i bir doktrine, yahut da ahlaki bir nizam inananabilir mi?

Bir ara, komünistlerden biri şu başlıkla bir makale yayınlamıştı:

“Komünizim’de ne aradık ta bulamadık?”

Adı geçen makalesinde yazar, İslamla komünizm arasında hiçbir çelişkinin bulunmadığını isbat etmeğe çalışmıştı! Onun tipinde, bu görüşün doğruluğunu söyleyen daha niceleri vardır. Ben onlardan, önce Marksın Tarihi maddecilik teorisini ve bunun mantıki neticelerini iyice okuyup araştırmalarını, sonra da düşünmelerini istiyorum:

“Bir Mraksistin, aynı zamanda bir müslüman olabileceğini söylemenin imkanı var mı?”

Şüphesiz ki, dilediği inancı seçmesi herkesin hakkıdır. Binaenaleyh, eğer onlar Marksın nazariyesinin doğruluğuna inanıyorlarsa, inansınlar. Lakin, bunun yanında, onların basiretli ve dikkatli olmaları, herhangi zihni bir çıkmaz ve hataya düşmemeleri de icabeder. Fakat, onların bir akideye inanmaları, sonra aynı anda buna zıt başka bir akıdeye iman etmeleri gösteriyor ki, onlar zihni bir hata ve çarpıklık içerisindedirler. Bu ise, esef verici bir durumdur.

Gerçekten, Hegel de Marks da, gerçeği bulmak ve keşfetmek istemişlerdir. Lakin, her ikisi de çarçabuk başarısızlığa uğramışlardır. Gerçekte, her ikisi de hakikat’ten sadece küçük bir parçayı buldukları halde, bunu kamil hakikat’mış gibi sunmağa çalıştılar. Onlar, bu çabalamaları sonunda, onarılmaz büyük hatalara düşerlerken başkaları için de, hata ve yanlışlardan ibaret bir ağ örmüşlerdir ki, sayısız insan, hala onların bu dalalet ağına düşüyor ve bu düşüncelerin kurbanı oluyorlar.

Hegel’in tarih felsefesinde, yakalayabildiği tek doğru şudur:

“Tarih boyunca insanlık medeniyetinde meydana gelen tüm ilerlemeler, önce zıtlar arasındaki harp, sonra da bu harp sonrası yapılan sulh’tan doğmuştur.”

Lakin Hegel, bu tek doğrusunu, bir sürü sakat görüşlerle karıştırarak, çoğu havada duran direkler üzerine nazariyesini kurmuştur. O’nun, “Allah alemin ruhudur.” “Allah, kendi zatını geliştirmek ve kemale ulaştırmak için, insanı araç olarak kullanır. İnsanlık medeniyetinin gelişme tarihi, Allah’ın, olgunlukta zirveye ulaşmak için giriştiği bir yolculuktan başka bir şey değildir.” gibi görüşleri, doğruluğunu ne yerde ve ne de gökte kimsenin ispat etmediği ve insan aklının ve gönlünün yatmadığı sakat ve çürük nazariyelerdir.

Sonra, O’nun, “İnsan, tarih sahnesinde, şuuru, ihtiyar ve iradesi olmayan robot bir temsilciden ibarettir ve insanlar arasına zıt fikirler atarak onları önce biribirleriyle vuruşturan, sonra da aralarını sulherek ortaya yeni fikir ve tasavvurlar atan Allah’tır.” şeklindeki nazariyesi de, yine hiçbir doğru temele dayanmayan ve hiçbir ilmi hakikatçe desteklemiyen bir zan ve vehimdir.

İşte bunlar, Hegel’in, tarih felsefesini bilmeceye çeviren temel hatalarıdır. Gerçi biz, O’nun diyalektik nazariyesi’ni iyice gözden geçirdiğimizde, bazı doğru tesbitlere rastlarız; fakat orada kıyas ve tahmin unsuru, tarihi olaylarla istişhad unsuruna galebe çalar, Hegel, “Tarih boyunca, zıt fikirler arasında çatışmalar sürüp gitmiştir ve çatışmalar sonucu, zıtlar arasında meydana gelen sulh, bu zıt fikirlerden, ortaya medeniyet sentezi çıkarmıştır.” derken, doğruyu söylemiştir. Nevar ki, bizzat kendisi, mes’elenin hakikatini anlamak, gerçekte aralarında çatışma olan zıtların hangi çeşit zıtlar arasında sulhu sağlayan etkenleri tesbit etmek ve bu sulhun neticesinde bizzat kendi düşmanını kendi kucağında besleyen yeni medeniyet sentezini varlık alanına çıkaran hakiki sebebi idrak etmek için, ciddi bir çaba sarfetmemiş ve kendini yormamıştır. Ve Hegel, sözünü ettiği bu diyalektik gelişme’yi ciddi ve yeterli bir şekilde tahlil edeceği yerde, bu nazariyesini, bizzat kendisi ancak kuşbakışı gözden geçirmiştir. Tıpkı, kent üzerinde uçarken, şehri gözden geçiren bir kuş gibi!

Karl Marks’a gelince, Hegel’de az da olsa bulunan derin görüşlülük ve ufuk genişliği O’nda hiç yoktur. Şöyle ki, O, herşeyden evvel insanın yaratılışını, yapı ve terkibini anlamak istememiştir. Bundan dolayı da, insanın sırf geçim kaynak ve yollarına muhtaç olan bedeni varlığına, yani onun diğer hayvanlarla ortak olan hayvani tarafına bakmış, bu harici kapsül içinde yaşayan iç varlığı, yani esas insanı görememiştir. Ondaki hayvan dış bünyenin, insanın gerçek yönü olan iç varlığı elinde, sadece bir araç olduğunu, insanın hakiki yönünü ve özünü teşkil eden bu iç yapının, onun kapsülü mesabesindeki dış varlığından (hayvan-ı harici), yaratılış icap ve iktizası bakımından tamamen farklı bir yapıya sahip olduğunu kavrayamamıştır. Marks’ın bakış açısının böylesine hatalı oluşu, nazariyesinin tümünün yanlış ve batıl olması sonucunu doğurmuştur. Marks, öyle zannetmiştir ki, insanın iç varlığı, ancak hayvani olan dış varlığına tabi veya onun emrinde bir köledir. Onda bulunan akıl, muhakeme, düşünme, araştırma, gözlem yapma, olaylar arası ilgi kurarak, ortaya yeni sonuçlar çıkarma, inceleme, icat ve buluşlar yapma gibi kuvvet ve hususiyetler, hayvani varlığın hizmetine ve onun şehvetini arzularını, çıkar ve menfaatlerini gerçekleştirmeğe mahsustur. Bunun içindir ki, insanın iç varlığının bugüne kadar yapmış olduğu ve istikbalde yapabileceği son şey -Marks’a göre-, hayvani varlığın isteklerine uygun olarak birtakım ahlaki ve kanuni prensipler ortaya koymak ve yine bu maksatla dini birtakım tasavvurlar icad etmek, yani hayvani varlığın yaşamasını temin için yollar açmaktır. İnsanın hakikatıyla zerre kadar bağdaşmayan ne kadar çürük ve sakat bir düşünce!Ve bu düşünceyi gönül hoşluğuyla, iğrenmeden kabul eden insanlar, ne kadar aptal ve ne kadar ahmaktırlar!

Biz, insanın hayvani duygu ve isteklerinin, çoğu kez insanın iç yapısını etki altına aldığını ve birçok kimsede hayvani yapının insanı yapıya galebe çaldığını reddetmiyoruz. Fakat Marks’ın “İnsani yapı, hayvani yapıyı altedecek hiçbir güce sahip değildir.” şeklindeki görüş ne kadar yanlıştır! Yine O’nun, insanlığın medeniyet mücadelesini, hayvani duygularının tutsağı olmuş kimselerin bir çabası şeklinde anlaması ne kadar hatalıdır! Halbuki, tarihin safhalarını kapalı bir gözle değil de, açık bir gözle inceleyecek olsaydı, beşer medeniyetinin ne kadar faydalı ve takdire layık unsurları varsa, bütün bunların ancak hayvani duygularını insani kuvvetleriyle altetmiş ve güçlü şahsiyetleriyle hayvani arzularının kurbanı nice insan gruplarını etkileyerek onların hayatlarına çeki-düzen vermiş, medeniyet, ahlak, şeref, adalet ve insaf konusunda ölümsüz prensipler ortaya koymuş insanlarca beşeriyet alemine armağan edildiğini ayan-beyan görecekti.

Eğer Hegel ve Marks, Kur’an-ı okumuş-incelemiş olsalardı, insanın gerçek mahiyetini anlamada ve insanlık medeniyetinin ilerlemesindeki temel kanunu kavramada, zannın ve tahminin eteklerine tutundukları için düşümş oldukları hatalara düşmiyeceklerdi. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’in, insan bilgisi ve tarih felsefesi konularında ortaya koymuş olduğu esaslar, Hegel’in, Marks’ın ve diğer batılı düşünür ve filozofların sürçtükleri bütün bu meseleleri doğru bir şekilde ve ikna edici bir üslupla çözüp halletmiştir.

Kur’an’ın beyanına göre insan, sadece yiyip içmesi, acıkması, şehvet ve arzusu, korku öfke ve buna benzer fıtri özellikleri bulunan bir canlı varlık değildir. Asıl olan insan, bu hayvani kılıfın içinde yaşayan manevi varlıktır. O, ahlaki hükümlere konu olan bir varlık olup, sair hayvanlar gibi sırf tabii bir yaratık değildir. Kendisine akıl, kavrayış, ilim öğrenebilme, görüş ve fikir gibi muhtelif mevhibeler verilmiştir. Diğer taraftan, kendisine bir nevi şahsi istiklal ve bağımsızlık da verilmiştir. Tabiat, onu diğer canlılar gibi belli bir yolu körü körüne izlemeğe zorlayamaz ve tüm ihtiyaçlarını bizzat kendisi karşılamak zorunda da değildir. Allah ona, mücadele azmi ve çalışma gücü vermiş ve onu dünyada, kendi çabasıyla dilediğini elde etmek, hayata kendi arzu ve gayretiyle istediği yolu tercih etmek ve kendisine ayrılan güç ve alan içerisinde bu gidişatını belli bir süre devam ettirmek üzere serbest bırakmıştır. Bu şekil bir bağımsızlığa ve bu tip bir cehd ve gayrete sahip, çalışma planını kendisi çizen ve hayat tarzını kendisi seçen bir ruh! İşte Kur’an’ın nazarında insan budur!

Onun dış yüzüne yani kapsül varlığına geline, insan onu kullanabilme kudretine sahiptir. Bu hayvani varlık, insan için bir hizmetçidir. Bu hizmetçi, süfli arzularından, nefsani şehvetlerinden ve cismani çıkarlarından başka hiçbir şey tanımayan bir cahildir. Arzu ve ihtiyaçlarının tatmininden başka hiçbir şey düşünmez. İnsanın manevi varlığına hizmet edeceği yerde, onu altedip kendisine köle yapmak ve sahip bulunduğu akli ve ilmi tüm kuvvetlerle, hayvani emellerin tahakkuku için onu alet olarak kullanmak ister. Gözlerini, göklere ve yüksekliklere dikeceği yerde, çukurlara ve alçaklıklara talip olur. İnsanı buhranlara sürüklemek ve bütün gücüyle onu maddeye kul-köle yapmak ve nefsinde cahiliyet tohumları yeşertmek için çabalar.

Bunun tam aksine olarak, insanın iç yapısını da, yaratılışı icabı, hayvani varlığı kendi emri altına almak ister. Allah ona, iyilik ve kötülüğü bildirmiş, hayır ve şer yollarını ayırdetme gücüvermiş, tabi ihtiyaçlarını diğer hayvanlar gibi değil de ancak münasip yollarla gidermesini ilham eden ahlaki bir hiss lütfetmiştir. Bunun içindir ki, behimi yollara sapmaktan otomatikman haya eder; hayvani hedeflere yönelmekten kendiliğinden uzaklaşır ve daima en üstün bir varlık olma yolunda ısrarla yürür.

Yaratılışından gelen bir iç güdü, onu, üstün ideal için yaşamağa sevkeder durur.

Bu bakımdan insan hayatı, başından sonuna kadar insanın dahili varlığıyla harici varlığı arasında sürüp giden mücadele sahasından başka bir şey değildir.Bu harp sahasında, dış varlık iç varlığı çukura iter ve onu kendine mahkum ettikten sonra onun vasıtasıyla birtakım eğri yollar açar… Zulüm, düşmanlık, fuhşiyat, günah, azgınlık, nefsani arzulara tutkunluk ve insanlar arası ilişkilerde haksızlıklarla dolu, karma karışık yollar… İç varlık ise, böyle bir zillete razı olmaz ve dış varlığa başkaldırır. Lakin hayvani varlığı emri altına almak için mücadele verirken, o da birtakım eğri yollar dener… Dünyadan kaçmayı, nefsi kahretmeyi tabii ihtiyaçlardan ve ictimai hayatın normal seyrinden firar etmeyi öğütleyen ruhbanlık yollarını… İşte o zaman, dış varlık ona bir kez daha başkaldırır ve onu kendi sapık ve eğri yoluna çeker…

İşte, biribirine zıt bu iki aşırı kuvvet (ifrat ve tefrit), zaman zaman birbirlerine karşı gelir ve baş kaldırırlar. Bu iki kuvvetin biribirlerine hakim olmaları ve tesir etmeleri neticesi, dünyada hak ve batıl karışımı birtakım nazariye, prensip ve hayat yolarını, bir zaman tecrübe eder ve sonunda, onun sürekli olarak sırat-ı mustakim’e özlem duyan fıtri hakikat’ı, bu eğri yollardan sıkılır, usanç duyar ve topyekun batıllara karşı isyan ederek bunların yekunünü fırlatır atar. Neticede, insan hayatında hak ve doğruluk’tan başka hiçbir nazariye ve hayat tarzı kalmaz!

Fakat, ifrat ve tefrite çağıran bu sistemler yok olup dağılır dağılmaz, mücadele alanına, yeni ifrat ve tefrit unsurları çıkar ve bunlar arasında yeni bir tartışma kızışır. Bu bir zaman sürer… Sonra, her zaman doğru yola özlem duyan insan fıtratı, bütün bu batıl ve hak karışımı sistemleri yeniden terkeder.

Tarih boyunca insanlık medeniyetinin, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, bir doğru parçasıyla kesişerek zikzaklar çizen bir eğri gibi iniş çıkışlar arzettiğini görürürüz:

Bu resimde görülen (A,B) doğru parçası, Kur’an-ı Kerim’de Sırat-ı mustakim, rüşd, huda, sevau’s-sebil, sebilu’r-rab ve diğer tabirlerle ifade ettiği, insanlığın fıtri yolu’nu temsil eder. İnsanlık, başlangıçta fıtrat üzereydi. Sonra insanlar, kendileri için çizilen meşru sınırları geçtirler ve azdılar. Onlardaki bu azgınlık ve hak yoldan sapma eğilimi, insanı fıtri olan sırat-ı mustakim’den birçok defalar uzaklaştırdı. Fakat her defasında, acı tecrübeler ve fıtratın sesi, insanı fıtrat yolu’na dönmeğe çağırmış ve zorlamıştır. Lakin insan, fıtratın yoluna döner dönmez, ondan yeniden ters istikametlere doğru uzaklaşmış, sonra fıtratın yoluna bir kez daha dönme mecburiyetini hissetmiştir.

Hegel’in tez ve antitez diye ifade ettiği şeyler, insanı doğru çizgi’nin bir bu yanına, bir diğer yanına çeken aşırı temayüllerdir. O’nun, sentez diye adlandırdığı ise, insanlığın çizdiği eğrilerin, doğru çizgi ile kesiştikleri noktalardır.

Hegel ve Marks, insanlık tarihindeki bu doğru çizgi’yi bulmuşlar, lakin ezelden ebede uzanan ve insan fıtratinin ta içten özlemini çektiği, ona bakarak bir sürü eğriler ve zik-zaklar içerisinde her idrak ve anlayış sahibi kalbin görebileceği hak istikameti belirlediği ve her insanın yaratılıştan aradığı ve erişmek için can attığı bu doğru çizgi’yi anlayamamışlardır.

İnsanlık içerisinde bu doğru yol bilenler, Peygamberler (a.s.) olmuş ve onlardan her biri, kendi devirlerinde bu doğru ve vasat yola insanları çağırarak, insanlık medeniyetini bu yol üzerinde fiilen inşa etmişlerdir:

“And olsun ki, peygamberlerimizi apaçık ayetlerle gönderdik. Onlarla birlikte kitap ve insanlar doğru hareket etsinler diye ölçü indirdik.” (Hadid: 57/25)

 

KAYNAK : Mevdudi Külliyatı







Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir