Modern Çağda İslam’i Meseleler-Evrim Teorisi



Modern Çağda İslam’i Meseleler-Evrim Teorisi

Darvin’in Tekamül Nazariyesi -Evrim Teorisi-

Tercumünu’l-Kur’an okuyucularından birisi, gönderdiği mektubunda şunları yazıyordu:

“Darvin’in tekamül nazariyesi, bugün ilim çevrelerince artık kabul edilmiştir. Halbulki biz Kur’an-ı Kerim’in bu nazariyeye birçok ayetleriyle karşı çıktığını görüyoruz. Şöyle ki, Kur’an’ın beyanına göre insan, ilk yaratıldığı gün insandı ve insan nesli yeryüzüne bu ilk insandan çoğalarak yayıldı. Fakat, fakültede okuduğumuz tabiat ilimlerine göre, insan hayvani bir asıldan, zamanla ve gelişerek bugünkü haline ulaşmıştır. Binaenaleyh, bu gelişme ve evrim zinciri içerisinde, hayvani merhalenin son bulduğu ve insani merhalenin başladığı noktayı, Kur’an’ın:

“Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman secde edin ona!” (Hicr: 15/29, Sad: 38/72)

Diye işaret ettiği noktayı belirlemek mümkün değildir.

Bu, Kur’an’ın beyanlarıyla Darvin’in tekamül nazariyesi arasındaki tezadı gösteren sadece bir misaldir. Yoksa, Kur’an’da insanın yaratılışına dair, evrim teorisine muhalif pekçok tafsilat mevcuttur. Şimdi bunlar gözönünde tutulacak olursa, tabii ilimler okuyan bir talebenin imanını koruması güçtür. Acaba bu kritik müşkilimizi cevaplandırır mısınız?”

Değerli okuyucunun sorduğu bu soruya cevap vermek için, Darvin’in teorisi için getirdiği delil ve şahitleri enine boyuna ele almaya lüzum yoktur. Burada ortaya konması gereken husus, acaba Darvin’in ileri sürdüğü bu teori, sabitliği kesinleşmiş bir teori midir; yoksa dünyadaki birçok nazariyeler gibi, iddia olmaktan öteye geçememiş sırf bir görüş müdür? Bu teori, katiyet kazanmamış ve sırf bir görüş olmaktan ileri geçememiş bir nazariye ise, buna önem vermeye değer mi ve bir mü’min bu teoriye karşılaştığı zaman “Bu teoriye mi inanayım, yoksa Kur’an’a iman etmeğe devam mı edeyim?” diye düşünür mü?

Fakülte talebesi, su soruya vereceğimiz cevabın hemen başında şunu bilmelidir:Darvin nazariyesi nasıl ki 19. yüzyılın ortalarında aslı çıkmamış bir nazariye idiyse, 20. yüzyılın yarısını geçtiğmiz şu günlerde de hala salt bir teori olarak durmaktadır. Henüz bir vakıa haline gelememiştir. Nazariye ile vakıa arasıdaki fark ise herkesçe malumdur. Ve hiç kimse, imanına, şüphe götürmeyecek şekilde vakıa ve realite olduğu isbat edilmiş bulunan bir nazariye ters düşmedikçe, bu imanını yeniden gözden geçirme ihtiyacını duymaz! Yoksa, birtakım kıyasların ve salt teorilerin (mücerred nazariye) karşısında tutunamıyacak ve hemen sarsılıverecek bir inanca iman demezler! Bu, olsa olsa bir hüsnü zan’dır ki birtakım vehim, hurafe ve efsanelerin etkisi sonucu bunun yerini birgün su-i zan alabilir!

 

Bunu böylece bildikten sonra, şimdi gelin Darvin ’nin ilmi akli ve mantıki değerini ele alalım:

Biyoloji ilminin en güç problemi, şüphesiz ki tabiatçılar tarafından çözüme kavuşturulamamıştır. Bu problem, hayatın başlangıcı nedir sorusudur. Kur’an-ı Kerim bu soruya şu cevabı verir:

“Hayatın başlangıç ve esası (mebdei), Rab Sübhanehu Ve tealanın emri ve işidir. Cansız maddede hayatı yaratan ve ona yoktan can veren Allah’tır.”

Fakat, batıda bugünkü tecrubi (deneysel) ilimleri kendi elleriyle kuran, geliştirip inkişaf ettiren tabiat bilginleri, hala tabiat üstü bir varlığıve bu varlığın kudret ve tasarrufunu kabule yanaşmıyorlar ve temenni ediyorlar ki, bizzat bu kainatın kendi özünde onu yöneten bir maddi kuvvet ve enerjiye rastlasınlar!İşte bu temel hata, karşılarına çeşitli zor meseleler çıkardı ve bu müşkilleri güya çözmek için birtakım zan, tahmin ve karanlığa taş atma kabilinden kıyaslara sığınmaktan başka çıkar bir yol bulamadılar. Kıyas ve karanlığa taş atma usulleriye hayatın mebdei (başlangıç)düğümünü çözmek ve bu mantık dışı yollarla, canlılardıki türlerin ve muhtelif türler arasındaki farklılık ve üstülüklerin sebeplerini bulmak ve çözmek istediler. İşte Darvin, bu problemleri bu üslupla çözmek isteyenlerden birisidir. Fakat O buna rağmen gerçeği bulduğunu hiçbir zaman söylememiştir. Nitekim, O’nun nazariyesine kail olan tabii bilimciler de kıyas ve düşüncelerine hakikat ve realite gözüyle bakmamışlardır. Fakat ne gariptir ki, Darvin’in nazariyesi hakkında ta uzaklardan bir şeyler duyan ve Darvinizm rüzgarından azıcık bir esinti hissedenler, ağızlarını bir açtılar mı, tekrar tekrar bu nazariyeyi bir hakikatmış gibi anlatır dururlar!

Şayet Darvin, araştırmasına, Kur’an’ın bu meseleyi ele alıp izah ettiği noktadan girişseydi, eşsiz bir nizam ve tertip içerisinde, tek hücreli canlıdan en mükemmel canlı olan insan’a kadar, şu kainatta her şeyde görünüp duran çeşitli canlı türlerindeki farklılık ve üstünlüğün, hikmet ve idarede eşi olmayan bir varlığın planlaması neticesinde meydana geldiğini, hikmet ve idaresi eşsiz olan bu varlığın çizdiği planında -muhtelif canlı türlerinin herbiri için münasip çevre ve uygun şartları hazırladıktan sonra- bunları varlık alanlarına tedrici bir suretle ve kendilerine has özellikleriyle çıkarmağa devam ettiği, keza bunun yanında, devam ve bekasına ihtiyaç kalmayan türleri planında imha ve yokettiği sonucuna varacaktı. Nevar ki, bu adamlar -biraz önce söylediğimiz gibi- her ne şekilde olursa olsun, bu ilahi planı yaratanın varlığını itiraftan kaçıyorlar ve bu varlığın kendi eseri olan şu kainat fabrikasında kendi sanatının izlerini görmek istemiyorlar. Neticede biz onların, müşahade ettikleri şeyleri, bu alem kendi kendine yürüyor ve kendi kendine gelişip değişiyor şeklinde, kendilerine has usulleriye izaha kalkıştıklarını görüyoruz. Darvin de, canlı türlerindeki farklılık ve üstünlüğü, bugün kendi adıyla bilinen teorisiyle işte böyle tefsir etmiştir. Bundan ötürüdür ki, o vakte kadar dinsizliğini bu tür vasıtaları olmadan sürdüregelmiş olan Avrupa, koltuk değneği mesabesindeki böylesi teorileri büyük bir memnuniyetle kabul etmiş ve tabiat ilimlerinin her ünitesine, hatta hatta, felsefesine, ahlak ve teknolojisine bu deynekleri takıştırmıştır. Bununla birlikte bu tip izah ve tefsirler, ilim ve akıl açısından ciddi sarsıntılar geçirmiş ve aklı başında hiç kimse, bu tip izahların geçerli ve muteber olduğunu hiçbir zaman söylememiştir.

 

Şimdi sizlere, Darvin’in nazariyesindeki gizli temel sakatlığı, mümkün olduğu kadar kapalı sanat üslubundan ve derin ilmi araştırma tekniğinden uzak kalarak, bir misalle anlatmağa çalışacağım:

Merih gezegeninden, yanında öğrencileriyle birlikte dünyaya gelmiş olan bir tecrübi ilimler profesörü farzedin. Bu zat, yeryüzünde birtakım ilmi incelemeler yapmak amacındadır. Yine farzedin ki, bu profesör ve beraberindeki öğrencilerin gözlerinde, yeryüzündeki insanları görmelerine engel olan perdeler vardır. Onları, insanların yaptıkları eserleri, tüm medeni ve teknik araçları görüyorlar; fakat bunları yapan insanları göremiyorlar. Bu araştırmacı bakıyor ki, yeryüzünde insanların yapmış bulundukları imalat ve araçlarda şekil ve tür bakımından önemli farklar mevcut. Yine bu araştırıcı, vardığı ilmi sonuçlarla anlıyor ki, yeryüzünde bundan önce geçerli olmayan fakat şimdi şimdi kullanılmaya başlayan bazı eşyalar vardır.Yine orada, geçmişte kullanılmış olan ve hala kullanılmakta olan bazı araçlar daha vardır. Keza, eskiden kullanılmış bulunan, fakat bugün artık atılmış olan bazı şeyler de bulunmaktadır. Bu araştırmacı, yeryüzündeki bu eşya ve araçlarda gördüğü manzarayı zihninde bir tertibe sokar ve çeşitli türlerdeki bu eşyayı kısımlara ayırır. Onları tür ve sınıflarına göre derecelendirir. Sonra inceleme alanında bir adım daha atarak, birbirinden farklı ve üstün olan bütün bu eşyanın varlık alanına nasıl çıktığını ve bu eşyayı birbirinden farklı ve üstün kılan, sonra bir kısmının yürürlükte ve tedavülde kalmasını, diğer bazılarının ise yok olup gitmesini doğuran sebeplerive kanunları tanımak ister:

Bu araştırmacının, akla gelen bu düşünce ve sorulara şu cevabı vermesi mümkündür: İlk akla gelen ve kuvvetle muhtemel olan şudur ki, bütün bu eşyaları, kullanılacakları muhtelif yerlere ve işe yarayacakları çeşitli olanlara (yani maslahat ve yarara) göre yapan ve imal eden biri vardır. Kendilerine ihtiyaç duyulan eşyaları bu zat yapmaya devam ediyor ve bugün artık lüzumu kalmamış şeylerin yapımını ise durdurmuş bulunuyor. Merihli profesörün bu suallere bu şekilde bu şekilde cevap vermesi mümkün iken -herhangi bir sebeple- O, böyle bir zatın varlığını kabul ve ikrar etmekten kaçınıyor ve kıyas açısını başka bir yana çeviriyor. Sonra tutup yeryüzünde karşılaştığı manzara ve olayları şu şekilde izah etmeye kalkışıyor:

 

Yeryüzünde bulunan eşya ve araçların hepsi ilkel bir çekirdekten çıkmış olsalar gerek!Bu çekirdek öyle bir tekamül (evrim) devresi geçirmeye başlamış ki, bu uzun evrim sonucu nihayet çeşitli çevre şartları vesair sebeplerle, muhtelif ve farklı türlerde eşyalar halinde varlık alanına çıkmıştır. Sonra bu türler, aralarında mücadeleye başlamışlardı. Öyle ki bu mücadelede, onlardan herbiri çevresine kendini uydurmak ve etrafında bulunan kuvvetlerden istifade etmek için diğerleriyle kıyasıya yarışmışlardır. Bu çatışma sahnesinde başarısızlığa uğrayan her tür, bu nesnelerin şekil ve hususiyetlerinde meydana gelen gelişme ve başkalaşım sonucu meydana gelmiştir. Ve bu yaşama kavgası esnasında eşya, belli bir türden bir başka türe yavaş yavaş başkalaşarak ve değişerek geçmiştir.

Ve bu araştırmacı kıyasına dayanarak şöyle bir de misal verir:

Öküz tarafından çekilen kağnı, zamanla gücünü ve çabasını tüketti. Ardından, işe yarar ve güçlü bazı parça ve unsurlarında birtakım değişmeler olmağa başladı. Nihayet gelişe gelişe bu parçalardan at arabaları meydana geldi. Ardından, bu mücadele alanında kuvvetlerini tamamen tüketen bu araba türlerinin faal ve işe yarar bazı parçalarında, birtakım değişmeler oldu ve arabalar otomobillere dönüştü. Otomobiller, ulu ağaçları, yüksek binaları ve bulutları boynuzlayan sarp kayaları görünce iştaha gelip bunların tepesinde uçmak istedilar. Ve başladılar atılıp sıçramağa… Bu deneme çalışmaları sonunda kendilerinde kanatlar bitti ve nihayet otomobiller uçak oluverdiler.

Bu büyük araştırıcı (!), meseleyi bu şekilde izah edince, Merih Fen Fakültesi öğrencilerinden yanında bulunan bazı talebeler ona şunu sordular:

Büyük Üstad! Eğer gelişme ve tekamül, dediğiniz gibi kademe kademe, kağnıdan at arabasına, at arabasından otomobile ve otomobilden de uçağa şeklinde olduysa, bu takdirde kağnıyla araba, arabayla otomobil ve otomobille uçak arasında, bu türler arasındaki mesafeyi doldurup kapatması gereken birtakım araçların daha bulunması icabedecektir. Mesela, araba ile otomobil arasında, ne arabaya ve ne de tam otomobile benzemiyen, bir tarafı araba merhalesinden çıkmışken diğer tarafı henüz otomobil olamamış bazı binitlerin bulunması gerekir. Yine, otomobille uçak arasında, kanatları tam çıkmamış muhtelif türlerde binitlerin olması icabeder. Bunlar şimdi nerede?

Araştırmacı profesör, öğrencilerinin bu sorusu üzerine biraz düşünür, sonra şöyle der:

“Evet çocuklar! Nere gittiğini ve ne olduğunu sorduğunuz bu ara (intikal) binitler yahut türler arasındaki o kaybolmuş halkalar, herhalde bir yerde bulunmalıdır. Önümüzde duran şu arabaya bakın! Sanıyorum o, evvela arabamsı otomobil sonra otomobilimsi araba şekline dönüştü ve böyle böyle nihayet sonunda mükemmel bir otomobil halini aldı. Sanıyorum yine şu otomobil de, çabaladı çabaladı, derken, önce otomobilimsi uçak, ardından uçağa benzer otomobil ve sonunda şu gördüğümüz mükemmellikteki uçak haline geldi. Size isimlerini verdiğim bu geçiş ve ara halkaları mesabesindeki araçlar, sanıyorum bir yerde (yeryüzünün bir bölgesinde) bugüne dek kalmıştır. Gidip bunları kazı yaparak toprak altında arayınız!”

Profesör böyle söyler ve susar… Beraberinde, daha önceden insan nesline karşı içlerinde taassup ve kin besleyen öğrencileri, büyük üstadlarının bu görüşüne ta yürekten iman ederler. Bununla kalmayıp, onun “Herhalde”, “Galiba”, “Sanıyorum ki” gibi sözleri yerine, bu nazariyeyi, konferans ve makalelerle insanlara anlatırlarken kesin ifadeler kullanmaktan çekinmezler. Biz onların ilmi ders ve etüdlerinde, sanki, müzelerinde kesinlikle mevcutmuş gibi bu hayali otomobilimsi uçak, uçağımsı otomobil ve buna benzer kelimeleri sık sık duyarız. Halbuki, gerçekte mevcut olan araçlar, sadece kağnı, at arabası, otomobil ve uçaktır.

 

İşte şu anlattığmız misal, Darvin nazariyesi ve ona kail olanların durumunu, olduğu gibi yansımaktadır. Bu nazariyeyi anlatan bir kitabı okuyacak olursanız görürüsünüz ki, evrim teorisin tamamı, “Herhalde” ve “Zannederim ki” ler üzerine kurulmuştur. Halbuki, ilimlerde vakıa ve realiteye itibar edilir; kıyas, tahmin ve karanlığa taş atmağa değil!Burada bizim bir sözümüz olacak; Madem ki ilimlerde ve ilimci zihniyette kıyasa ve tahmine itibar ediliyor; o halde bütün kıyaslara itibar edilmeli, şu veya bu kıyas, akla ve mantığa diğerinden daha yakın olursa… Siz, maddenin ve gözle görülen şeylerin tefsir ve izahında kıyas ve tahmini kabul ediyorsanız, bu esastan hareketle ben size:”Hayatın başlangıcı, varlıklar arasındaki farklılık üstünlük ve türlere ayrılma keyfiyeti, ancak ve ancak, ilmi ve hikmeti eşsiz bir varlığın emri ve planlamasıyla meydana gelmiş bir iştir.” dediğimde, niçin benim bu kıyasımı reddedesiniz? Hem benim bu kıyasım, akla, Darvin’in kıyasından daha yakın, anlaşılması daha kolay ve daha kabule şayandır. Zira bu kıyas, bütün meşhudatı, Darvin’in usulünden daha güzel bir üslupla ve ortada cevaplanmağa muhtaç bir soru bırakmaksızın tefsir ediyor. Diğer taraftan, benim bu kıyasımı destekleyen ve onun değerini arttıran bir husus daha vardır ki, o da, Darvin’in yanında, O’nun nazariyesini kesinlikle doğrulayan birisi yokken ve bütün diyebildikleri “Galiba böyledir” veya “Herhalde öyle olsa gerekir” gibi tahminlerden ileriye geçememişken, benim şu kıyasımı “Falanca meselenin hakikatı şöyledir ve biz bir şeye ancak gözlerimizle gördükten sonra hüküm veririz.” diye kesinlikle teyit eden ve doğrulayan pekçok sözüne güvenilir, ahlakça dürüst ve yaşayışı temiz insan mevcuttur.

Böyle olunca, tecrübi ilimleri okuyan fakülte telabelerine ne oluyor da bulgün, bu kadar insanı bırakıp Darvin’in tarafını tutuyorlar?Bunun, ortaçağlardan irsen gelen şu meşhur din düşmanlığından başka bir sebebi olabilir mi? Eğer böyleyse, onlar tutup da kendi şahsi eğilim ve duygularına niçin ilim ve kültür adını veriyorlar?

 

Biz bir an için Darvin’in teorisindeki ilmi ve akli sakatlık ve çürüklükleri görmezlikten gelerek bu batıl düşüncenin felsefe, ahlak ve sosyal bilimlere girdikten sonra meydana getirdiği insanlığı mahvedici fitnelere bir göz atacak olursak, herhalde birazcık anlayışı ve akl-ı selimi olan bir kimse bizimle birlikte, Darvin nazariyesinin çağdaş dünyada insanlığın candüşmanı olan batıl düşüncelerin en başında gelen bir teori olduğunu hiç çekinmeden söyleyecektir. Çünkü, gerçekten bu nazariye, insana, onun diğer hayvanlar gibi basit bir mahluk olduğunu inandırmak istemiştir. Bu teorinin tesiriyle, insanoğulları hayatta birbirlerine karşı vahşi hayvanlar gibi muamelelerde bulunacaklardı.

Ve yine bu teorinin etkisiyle insan, yaşayışına esas olarak, üstün değer ölçülerinden kanun, prensip ve usuller çıkaracağı yerde, hayat prensiplerini hayvanların vahşiyane yaşayışlarından çıkarmağa kalkışacaktı. İnsana, hayatı, mücadele ve çatışma meydanı olarak sunan, onun zihnine, çatışma ve boğuşmanın yaratılışın bir gereği olduğunu, öyle ki bu ezeli boğuşmada ancak kuvvet ve maharetini kullananın yaşamağa ve başarıya hak kazandığını, ancak böylelerinin salih, baki ve haklı olduğunu, zayıfın işe yaramadığını, onun yokolmağa mahkum oluşunun bir yaratılış kanunu gereği olduğunu yerleştirmek isteyen işte bu mel’un teoridir. Bu zalim nazariyenin bereketi (!) neticesidir ki, fertleri, grupları, milletleri, halkları ve devletleriyle bütün insanlık, şu dünyayı çatışma, boğuşma ve kıtal meydanına çevirmiştir. Onların zanlarına göre, kuvvetlinin zayıfı ezip yoketmesi ve onun için hiçbir hak hukuk gözetmemesi, ancak bir yaratılış kanunu ve gereğidir.

Kaynak : Mevdudi Külliyatı

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir