Bekçi



Rüzgar olanca şiddetiyle alnını dövdükçe, başını nereye çevireceğini bilemiyordu. Soluğunu kesen, aralıksız yağan kara rağmen elinde düdüğü, prefabrik evlerin arasında dolaşıyordu.

Bekçi

Bekçi, yaşlar yüzünde donmasın diye gözyaşlarını zor zaptediyordu. Bir sene önceki o korkunç gece hep aklında… Binaların bir yandan sallanırken, bir yandan kütür kütür yıkılmaları… Depremden biraz önce şakalaştığı çocuğunun cesedi yanında saatler boyu mahsur kalması… Unutulacak gibi değildi hiçbiri. Birbirine yapışmış o tavan tabakalarının oluşturduğu, bir üçgen boşlukta yatarken, yalnızca Rabbine sığınmayı akıl edebilmişti. Korku ve dehşet, bütün şehre hakimken, o kabre benzer bir yerde sadece ölümü düşünmüştü.. Ve sadece günahlarını…

Ama şu aç gözlü insanlar vardı ya… Felaketlerden ders alacaklarına, şimdi de kalkmış depremzedelerin ellerine geçirdikleri eşyalara gözlerini dikmişlerdi. Hırsızlar deprem bölgelerinde cirit atıyorlardı. Derme çatma evlerde yaşayanlar, ailelerini ve mallarını koruyabilmek için mahallelerde sırayla nöbet tutmaya karar verdiler. Bekçi;

– Ne gerek var? dedi. ”Geceleri fabrikalarda bekçilik yapmaya alışkınım ben. Beklerim yerinizi. ”

Evde tek başına oturup ne yapacaktı. Hiç olmazsa sokaklarda bir işe yarıyordu. Onu bekleyen ne çocukları, ne de hanımı vardı.

Elinden ekmeklerle evine giden biri;

– Boş ver kardeşim. diye onu uyardı. “Bu soğukta hırsızlar bile girecek delik arıyordur… Dön evine!.. “

Bekçi “Olmaz” anlamında başını salladı. Ahaliye söz vermişti. Karla ovup, avuçlarını ısıtmak için yere eğildi.

Herkes biliyordu ya. Depremden az önce bekçi, başını sokacak ufacık bir daireye kavuşmuştu. Yıllarca para biriktirerek aldıkları ev, depremde ailesine mezar olmuştu. Sonra bir gün eski bir arkadaşı yanına gelmiş;

– Bak şu acınacak haline!  demişti. “Gel, borç para vereyim. Birlikte Yalova’dan İzmit’ten evler, arsalar alalım. Bir on yıl sonra depremi hatırlayan kalmayınca, öyle zengin olacağız ki ikimiz.”

Arkadaşı ona yardım isteğinde samimiydi de. Kurtuluş için gösterdiği yol, ona göre çirkindi. Kırk yıl aç kalsa asla adım atmaya tenezzül etmeyeceği alçakça bir yol… Felaketin acı çığlıklarının üzerinde, hiç mutluluk inşa edilebilir miydi?

Bekçi, bembeyaz karlarla ellerini ovuştururken;

– Haydi şimdi sıra sende bekçi efendi. dedi. “Niceleri, nice imtihanları verdi geçti.”

İmtihanda önemli olan çok yazmak değil, doğru yazmaktı. Yol kavşağında hangi yoldan gideceğine kendi karar vermeliydi.

– Ne yapayım ? dedi. “Hayat şu kar gibi lekesiz değil. Yolumun üzeri de kavşak dolu.”

Ona her güzelliği ikram edip de bir günde de geri alıveren, kaderinden dolayı mes’uliyet yüklemiyordu üzerine. Kendisini akşamın soğuğundan korumak isteyen komşunun ardından seslendi.

– İyi ki mahallenizin bekçisiyim. Ya hırsızın yerine ben olsaydım. Allah korusun. Huzurullahda kul haklarıyla yüklü titreyeceğime, soğuklarda hakkınızı korurum daha iyi…

Ellerinde bir avuç kar… Yerden kaldırmadan önce bekçiyi; nabzını yoklamak için bileğine dokundular. Teni gece donmuş bir insanın halinden uzak, ılıktı. Gözleri ise bir çift ışık. Ahirete davetkâr.

Perihan Akçay

Yorum Bırakabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir