Gıybet Kurbanları




Gıybet KurbanlarıGıybet Kurbanları

Kapısının eşiğine tahta bir kerevet koymuş kadın, onun üzerine oturmuş, seri hareketlerle dantel örüyordu. O dalgın işiyle meşgulken, yandaki evin penceresi açıldı. Yaşlıca bir hanım yarı beline kadar sarkarak;

– “Hu komşu” diye seslendi. “Hu dedim”

– “Aman Vuslat hanım sen misin? Korkuttun ayol”

– “Şu karşıdaki eski eve taşınandan haberin var mı?”

– “Olmaz olur mu? Var tabii. Şöyle pek güzelce birşey.”

– “Kötü diyorlar kız. Köyde evli bir adamın kafasını çelmiş, o da bu kızı karısının yanında barındıramıyacağını anlayınca ne yapsın, şehirde ev tutmaya razı olmuş.”

– “Ya o iki çocuk?”

– ”Onlar da nikahsız veletleridir zahir”

– “Aman! Kesinlikle gelinimi o evin kapısı önüne dahi yaklaştırmam artık!..”

– “Böylelerine ev kiralayanda kabahat kardeşim. Mahallenin namusunu hiç mi düşünmüyorlar?”

* * *

Bu tür konuşmalar, yeni kiracı geldikten aylar sonra da devam etti. Genç kadının evinden dışarıya pek çıkmaması, dedikoduları azaltacağı yerde artırıyordu.

– “Gördünüz mü? Adam bu hafta sonu yine buradaydı.”

– “Yok canım, aslında pek gelmiyor. Hem kadına göre biraz yaşlıcada zaten”

– “Böylelerini bilirim. Birine fazla bağlanmazlar. Meraklanmayın. Adamı yiyip bitirdikten sonra, çok sürmez yakında onu kapı dışarı eder.”

– “Vay başımıza gelenlere. Burası dindar mahalle, hanımlar!. Elin edepsizlerine nasıl göz yumarız?”

* * * 

Çok sürmedi Vuslat hanımın kapısı bir gün telaşla çalındı. Gelen tanımadıkları bir kadındı.

– “Ne olur, komşular yardım edin? Gelinim sizlere ömür.”

Kadın, karşı kiracının evini işaret ediyordu. Şaşırdılar;

– “Gelinin mi? Biz zannediyorduk ki!..”

– “Gelinim gardaşım. Oğlumun çocuğu olmayınca, ilk karısı onu kendi elceğiziyle tekrar evlendirdi. Ama sonra geçinemediler. Biz de yenisine şehirde ev tuttuk. Köy yerinden zor gelirim. Geçen, oğlum gelinin hasta olduğunu söyleyince, bugün ardını aramaya geldiydim. Neyleyim, vadesi yetmiş başında iki sübyan ağlaşırlarmış.

Herkes, heykel misali kalakalmıştı. Önünden bile hiç geçmedikleri eve girer girmez daha bir şaşırdılar. Her yer tam takırdı. Odanın bir köşesinde duran, üzeri paçavralarla örtülü sedirin üzerinde, ölümün bile yüzünün güzelliğini bozamadığı bir genç kadın yatıyordu.

Önce komşunun biri, ağlaşan küçük çocukların soğuktan morarmış hallerini görünce, onları evine götürdü. Diğerleri dağılıp, yıkanmasına hazırlık yapmak için koştular. Ama evde bir kalıp sabun bile bulamadılar.

Haber dilden dile yayıldı. Komşular artık akın halinde evi doldurmuşlardı. Öleni bahçede yıkarken, yüzündeki safiliğe hayret ediyorlardı. Nasıl da mazlumdu.

Kadınlar, suçsuz birinin aylarca günahını aldıklarının azabıyla mevtayı özenle kefenlediler. Cenazede hiç bir masraftan kaçınmadılar. Bu fakire, yaşarken bir kere bile hatır sormayan, o aç olduğu günlerde tok yatanlar, ölüsünü kaldırmada adeta birbirleriyle yarıştılar.

Ve o gece…

Kadının, mahallenin yanındaki Üçler mezarlığına defnedildiği o gece… Müthiş birşey oldu. Görenlerin ölünceye kadar tevbe etmelerine sebep olacak birşey.

Herkesi iliklerine kadar ürperten garip bir pırıltı, bir ışık hüzmesi, sehere kadar mezarlığın üstünden hiç eksik olmadı.

Konu Hakkındaki Yorumunuzu Yazabilirsiniz!

*